çevreyle uyum sorunu

Çevreyle Uyum

İnsan çevresiyle bir bütün oluşturuyor.

Bir yandan kendi biyolojik-ruhsal-toplumsal düzlemlerin dinamik bütünü olan insan, bir yandan da fizik-biyolojik-toplumsal-kültürel çevresiyle dinamik bir etkileşim içinde. Bu hem kesitsel, hem de evrimsel süreç bağlamında böyle.

Kuramsal düzlemde insan-çevre ilişkilerini böylesi bütüncül bir insan-toplum-doğa kavrayışıyla değerlendirmenin kaçınılmazlığı ortada iken, yaşanan gerçeklik “benim dünyam param parça” dedirtiyor insana. 2000 yılına doğru, çevre-insan ilişkileri bağlamında günümüz dünyası kendini çözülmesi zor, ancak gerekli bazı temel bunalımlar içinde bulmaktadır. Bunları, insanın kendisini hesaba katmayan teknolojik, örgütsel ve siyasal düzlemlerin boğuculuğu insan yaşamını besleyen canlı çevrenin hızla çöküşü, çoğuna büyük ölçüde ulaşılmış yenilenemez enerji kaynaklarının tükenmek üzere oluşu biçiminde özetleyebiliriz.

İnsanın çevresiyle bütünlüğünü hiçe sayan gelişmeler sonucunda, “doğayı egemenlik altına alma” adına, insanlık tarihinde, belki de, ilk kez böylesine bir anonimleşme, toplumsal atomlaşma ve ruhsal yalnızlaşma düzeyine varılmıştır. Günümüzde, bu bunalımların ağırlıklı olarak yaşandığı Batı ülkelerinde, hepsinin de ortak çıkış noktası doğal dengenin bozulması olan, çeşitli çevreci akımlar gelişmektedir. Ilımlı-resmî çevreci yaklaşımlardan, çevre sorunlaryna ekolojik bakış açısını mevcut toplumsal kurumları ve yaşama tarzını eleştirmeye dek genişleten daha radikal eğilimli yaklaşımlara, siyasal düşünürlere, aydınlara dek..

Sağlık, değişen, kuşkusuz belli sınırlar içinde değişen bir ortama uyum yapma, büyüme, yaşlanma, hastalanınca iyileşme, çocuk yetiştirme, acı çekme, ölüm gerçeğinin yarattığı varoluşsal bunaltıya rağmen yaşama kapasitesidir. Amaçlarında ve örgütlenmesinde insanca yaşama yabancılaşmış sağlıksız bir toplumda sağlıklı kalmak, ancak bütüncül bir çevre anlayışı ve çevreyi korumak, sağlıklı kılmak üzere etkin bir mücadele ile olanaklıdır. Böylesi bir mücadele sürecinde, sağlık, sunulmuş bir veri olmaktan çıkarak kazanılması gereken toplumsal-siyasal bir hakka dönüşmektedir.

Tıbbın toplumsal sorumluluğu çevreci ve toplumcu bir sağlık anlayışını gerekli kılmaktadır. Aşırılık ve öncelik tedavi edici hekimlikten toplum hekimliğine kaydırıldığında, sağlık olgusunun bir çevre sorunu olduğu da, kabul edilmiş olacaktır. Böylelikle de, tıp kendi amaçlarına yabancılaşmış uygulamalardan kurtulabilecektir. Ancak, ekolojik anlayışın bir toplumda etkin ve yaygın olabilmesi için bireylerin, sağlıklı bir çevrede yaşamanın devredilemez, vazgeçilemez temel yurttaşlık hakkı ve görevi olduğunu anlamaları gerekir.

Diğer yandan, ruh hekimi olarak, insanda ruh sağlığı ve bozukluklarının değerlendirilmesi sürecinde kültürel-toplumsal çevrenin sürekli gözönünde tutulması gerektiğini, insan-doğa ilişkilerinde, hangi alanda olursa olsun, gerçekçi yaklaşımın merkezinde çevre kavramı ve anlayışının bulunduğunu belirtmeliyiz. Bu bağlamda, giderek yaygınlaştığı bilinen depresyon olgusuna çevreci anlayışı uygulayarak bakmak ilgi çekici olacaktır.

cevre psikolojisi

Bugün, depresyon türündeki rahatsızlıklar en sık görülen psikiyatrik bozukluklardır. Bu konudaki çalışmalar gözden geçirildiğinde, yetişkin kişilerin % 17-20 sinin yaşamları boyunca tedaviyi gerektirecek düzeyde depresyon geçirdikleri ve depresyonluların da % 15 inin intihar sonucu öldükleri anlaşılmaktadır.

Türkiye’de de benzer bir durum sözkonusudur: Dr. Güleç 1981 yılında, Ankara ili ve köylerinde ve 18-65 yaş grubunda yaptığı alan taramasında, kırsal bölgede, % 10 dolayında tedaviyi gerektirecek şiddette depresyon olgusunun var olduğunu saptamıştır. 40-65 yaş grubunda, özellikle kadınlarda bu oran % 13 e çıkmaktadır. Aynı yöntem ve aynı tanı aracı ile, Dr. Küey’in 1985 yılında İzmir ilinde yarı-kentsel bölgede yaptığı taramada da depresyon görülme sıklığının % 15 e yaklaştığı saptanmıştır.

Bu bulgular ülkemizde de, depresyonun ciddî bir sağlık sorunu olduğunu göstermektedir. Ayrıca, kırsal alandan kentlere gidildikçe ruhsal çökkünlüklerin daha çok görülmekte olduğu da söylenebilir. Bu denli yaygın bir ruhsal rahatsızlığın kültürel-toplumsal çevre koşulları ve buna bağlı yaşama tarzı ile ne denli sıkı bir ilişki içinde olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Depresyona ilişkin böylesi bir yorumla, Rene Dubois, Rene Dumont, Marstan Bates ve Ivan Illich gibi ekolojik anlayışa sahip tarihçi, biyolog, antropolog ve sosyologların görüşleri ışığında şu sonuca varabiliriz: İnsan, kendine özel etkinlikleri gereğince, çevresi ile uyumluluk içinde varoluğunu koruyabildiği ve çevresini etkileyebildiği ölçüde yaşayan canlı bir bütün, bir birim, bir bireydir.

İleri sanayileşmiş Batılı tüketim toplumlarında ve giderek ülkemizin özellikle metropol kentlerinde de birey, günlük yaşantısını geçirdiği çevrenin doğallığını yitirmesi ve kısıtlılığı sonucu, insanî işlevlerinden yalıtılmış ve kendine yabancılaşmış olarak yaşamak durumundadır. Artık Batılı insan, kendini eyleminden sorumlu ve özgür bir özne olarak algılamak yerine, bir şey ya da nesne olarak görmektedir.

Genelde, çevre sorunlarının çözümünde ise, ekolojik anlayışın ve çevre bilincinin yaygınlaşması, güçlenmesi kaçınılmazdır. Yaşadığı biyolojik-kültürel-toplumsal çevreden kendilerini sorumlu tutan, bu konudaki egemenlik haklarını herhangi merkezî bir kuruma devretmeden kendisi üstlenen, çevre gerçeğine duyarlı kitleler sorunları çözmede temel etken olacaktır.

Bir cevap yazın